ALİ ŞERİATİ

Ali Şeriati Hüseyniye-i İrşad

Kull. Adı    

:

Şifre 

:  
     

Yeni Üye - Şifremi Unuttum

Modernizm’le Hesaplaşma Çabasında Bir Aydın: Ali Şeriati Portresi / Aydın HIZ
Kendisi Olmayan İnsan
Dünya Görüşü ve İdeoloji
Şia
İran ve İslam
Tüm medyalar için tıklayınız...
Tefsir Dersi

Sesli ve Görüntülü Medya

Ali Şeriati Belgeseli
Belgesel

Tüm Arşivler İçin Tıklayınız...

Aşk ve Sevgi... / Dr. Ali ŞERİATİ
Hangi Kur’an / Ali ŞERİATİ
DİNE KARŞI DİN
DUA / II
Sendin / Muhammed CAN

İSLAM BİLİM DERSLERİ BAŞLIYOR

TARİH :19-03-2009

23.03.2009 tarihinden itibaren İslam Bilim dersleri başlıyor

Dr. Ali Şeriati'nin İslam-Bilim adlı konferanslarından oluşan eserini dersler halinde yayına hazırladık. Site üyelerimiz ve ziyaretçiler burada yayınlanacak dersleri takip edebileceklerdir. Pazartesi ve Perşembe günleri yayınlanacak olan dersleri muntazam takip edip tartışan takipçiler muayyen bir vaktin sonunda bu önemli dersleri bitirmiş olacaklardır.

Derslerin bitiminde takipçiler tarih bilinci, tarih felsefesi, toplumsal tevhid ve toplumsal şirk, ideal insan, toplumbilim, tevhidi dünya görüşü, altyapı ve üstyapı, ideoloji olarak İslam, varoluşçuluk, materyalizm, alinasyon, Marksizm gibi birçok önemli konu hakkında önemli bilgiler edinmiş olacaklardır. Hem derslerin takibi hem de dersler üzerine yapılacak tartışmalarla Doktor'un öğrencileri olarak O'nun fikirlerini tanımış, tartışmış ve belki ümidimiz odur ki ilerilere taşımız olacağız



Tüm haberler
.....................................................

ÜYE OLUN

TARİH :17-03-2006

Siteye üye olun yeniliklerden hemen haberiniz olsun.

detay
Tüm haberler

.....................................................

TARİH : 2012-11-01 -- 10:40:30 tarihinde mesut tan tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : hakkari
s.a,,, acaba ali şeriatinin külliyatinin fiyati ne kadar...

Bugün 1168
Toplam 3016977
En Fazla 24295
Ortalama 970
Üye Sayısı 4910
Bugün Üye Olan 1


.: Yazarlar :.
BİR KEZ DAHA EBUZER

Kitap Adı:Bir Kez Daha Ebuzer

Yazar:Ali ŞERİATİ - Cevdet es-SAHHAR

Yayınevi:Söylem Yayınları

Çeviren:Abdullah Yegin

Sayfa:264

Baskı:1.Baskı

Yıl:Mayıs 2005

Yer:İstanbul

Boyut:13,5x21cm

ISBN:975-6140-02-X

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üçüncü Baskıya Önsöz

 

 

İslam tarihinde Ebuzer’in yaşamı karanlıkta kalmıştır. Özellikle de yaşamının başlamasından itibaren ki kısmıyla ilgili elimizde efsanevi hikayelerden başka bir şey yoktur. Gerçi o İslami harekette göründükten sonra tarih ona çok teveccüh eder; ama yaşamındaki olayları sunmak yerine daha çok onu yüceltmekle ilgilenir. Bu yüzden de bugün Ebuzer’in hayatıyla ilgili elimizde bulunan rivayetler arasında birçok farklılıklar vardır. Bu rivayetlerin doğruluk ya da yanlışlıklarının tayini tarihçiler için zor, bazen de imkansızdır.

 

Elinizdeki kitap Mısırlı çağdaş yazar Abdülhamid Cevdet es-Sahar’ın kaleminden çıkmıştır. Ancak ben tercüme ederken kitabı değiştirdim. Sahnelerin sunumunda ve muhtelif kaynaklardaki diğer tarihi rivayetlerin eklenmesinde yaptığım değişikliklerle kitap Cevdet es-Sahar’in yazdığından çok farklı hale geldi. Bu yüzden kitaba “Çeviri ve notlandırma” demek daha uygundur.

 

Benim çabam, tarih nerede Ebuzer’den bahsetmişse, onu kitaba almak yönünde olmuştur. Bu çaba, birkaç yerde birbiriyle çelişen rivayetlerin göze çarpması sonucunu doğurdu. Bunun, tarihin çok açık ele almadığı bir kahramanın şerh-i halini yazmakta bağışlanacak bir durum olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de bu kitap roman üslubunda yazıldığı için tarih araştırmacıları onu affedilmez olarak görseler de bir roman okuru affedebilir.

 

Kitabın ilk baskısına gösterilen yoğun ilgi benim için geçmişte ahlaki görev, fikrî ve toplumsal sorumluluk duygusuyla, bu karanlık günlerde aydın ve bağımsız düşünen, kara ve vahşi fırtınalar arasında hâlâ insanlık ve özgürlük şulesini koruyan değerli insanlara dayanarak gelecekte araştırmalar yapma ümidini fazlasıyla arttırdı. Birkaç yıl önce kitabın birinci baskısı İslami Hakikatleri Yayma  Merkezi tarafından basılıp çok erken tükenince Tahranlı bir grup isimsiz ve büyük görüşlü dost kitabın ikinci baskı masraflarını üstlendiler ve şimdi de üçüncü kez basılıyor. Ümit ediyorum ki; anne, baba ve oğul Sümeyye, Yasir ve Ammar’ın mukaddes davaları yolunda işkence altında ve savaş meydanındaki şaşırtıcı ve heyecan dolu öykülerini de çok yakında İran’ın aydınları ve özgürlerine takdim edebileceğim.

 

 

Ali Şeriati

 

 

 

İkinci Baskıya Önsöz

 

 

Bu kısa ve değerli hayat fırsatında bir anımı bile azimet, isyan ve tefekkürü; saadet, huzur ve zevke tercih ederken azıcık da olsa tereddüt eden kişileri övmeye ayırmaktan korkarım.

 

Derisinin altında dopdolu huzur ve zevk yağlarını kökleştirmiş, zevk ve lezzetten ıslanmış gözlerini utançtan tembel ve ağır göz kapaklarıyla örtmeye çalışan cüsseleri görmekten kaynaklanan mide bulantısını hiçbir zaman kendimde hissetmek istememişimdir.

 

Ben, zarif kakma ve çini ustalığı, ince ve nazik süslemeler yerine inatçı dağları, gökyüzünü kaplayan öfkeli tufanları, kararlı kışları ve geçilmez, haşin, büyük çölleri sanatına konu edinenleri sevmişimdir. Daima mağrur dağ kartalları ve uzak çöllerin yabani çiçeklerinden ilhamla yazılan şiirde, kafeslerde ötüşen rengarenk kanaryalar ya da gül bahçesinde yetişen nazik bir gülü metheden şiirden daha fazla heyecan hissetmişimdir.

 

Evet! Yüksek zindan duvarlarının arkasında, cellatların vahşi gözetimi altındaki bir şairin işkence altında ördüğü şiir daha güzel ve daha şereflidir. Mangal altında müzik ve şarap peşinden tamamlanan şiir daima bu şereften mahrumdur. Nazizmin işlediği cinayetlerden tüylerim diken diken olur. Ama Wilhem’in seçkin, şehvet dolu, çirkin iktidarının, Hitler’in ordusunun ayakları altında ezildiğini görünce, kendimde Hitler’in ordusunu övme hissi uyanmasına engel olamıyorum.

 

Tarihin lezzetli ve hoş kokulu meyveleri, azimet kalesine yükselmek için mutluluğu vadinin derinliklerine atmış acıyı seven kişilerdir... Sıkıntıdan zevk alan yürekler...

 

Güzellik ve letafetini, kırışıklık ve kararlılıktan alan çehreler, yakıcı, taşlı çöllerde koşmayı yumuşak sahnelerde dans etmekten daha çok seven yiğit ayaklar... Peygamber şöyle diyor: “Her dinin bir ruhbanlığı vardır. Benim dinimin ruhbanlığı savaştır”[1]. Bir insan fırtınanın ortasında savaş sancağını oğluna verir ve şöyle der: “Dağlar titresin; ama sen titreme, dişlerini öfke ile sık, başını Allah’a ısmarla, iki ayağını toprağa çivile, bakışlarını düşman ordusunun üzerine dik, tehlikeyi görmezden gel ve bil ki, zafer Allah’ın elindedir.”[2]

 

O ki şöyle dedi: “Hayat, iman ve cihad’dır.”[3] takdiri insanın ayaklarına seren parmak uçları kuvvetli ormanların dibine kadar inilti çeker[4]. Beyaz elbiseler giyip kızgın alevler arasında mutluluğu azimet için yakan kadın[5]. Ürkütücü gece yarılarında suskun siperlerde esir halkı için “unutulacak defterleri” yazan korkusuz ve kararlı kalemler[6]. Ve nihayet bölgelerinin müstahkem kalelerini yıkmak için ölen kadınlar ve erkekler...

 

... Azimetin yaratıcıları bunlardır.

 

Kalemin bu sayfaları gurur ve onurla yazıyor. Zira bu öyküde rol alan kahraman, izleyicilerini şehvetle coşturmak için pistte dans eden bir dansöz değildir. Dumanlı meyhane havasında yada dumanları tavana yükselen mangalın başındaki şair değildir. Pier Luis’in kurguladığı karakterlerden biri de değildir.[7]

 

Paris’in kötü şöhretli sokaklarındaki bodrum katlarındaki kabarelerin sürekli müdavimi değildir. Hollywood’dan ilham alan kokuşmuş aşk öykülerinin, dünyanın her yanından her birinin şehvet ve çirkef eken insanları kendine çeken Kapri adasının cilve tutsakları değildir.

 

Her sabah süt banyosunda dinlenen, yumuşak tenli, güzel bedenli, yağlı kremlerin yüzünü aydınlattığı, göğüslerinin arzulu titreyişi yüzlerce yazara ekmek ve şöhret kazandırmış cilveli bir star değildir.

 

Bu öykünün kahramanı çölün cesur çocuğudur, bütün yokluk ve yoksullukla birlikte devamlı hayâsını korumuş mağrur çöl evladıdır. Öyle ki gökyüzü ona ağlamıştır. Denizlerin kıyısına oturmuş, yüzyıllardır güneş altında susuz kalmasına rağmen onurundan, su içmek için denize baş eğmemiş çöl çocuğudur.

 

Yanık buğday tenlidir. Çölün sertliği çehresine yansımış, kırışık derisi Arabistan güneşinin altında kavrulup kararmış deri parçası gibidir. Çöl sıkıntı ve zorluklarının biraz büktüğü zayıf ve uzun boyu vardır. Zayıf ve kemikli göğsünden yiğitlik damlar. Çölün yakıcı ateşinden aldığı yiğit gözleri vardır.

 

Bu hikaye bir kabile arasında kopan ve bir çölde dinen fırtınanın macerasıdır.

 

... Gıfardan bir adamın macerasıdır.

 

 

Ali Şeriati

 

 

 

 

Birinci Baskıya Önsöz

 

Allah’ın adıyla

 

Muhammed sıkıntı ve sürekli mücadele dolu on üç yıldan sonra Mekke’yi terk edip Medine’ye gittiği gün biliyordu ki artık zayıflık dönemi bitmişti. vefalı ve yiğit dostlarının yardımıyla azimet dolu İslam sarayını kurmalı ve siyasi rejimini Allah’ın istediği şekilde düzenlemeliydi.

 

Bu esnada yarımadanın doğusunda İran Şehinşahlığının görkemli bir sarayı vardı. Binlerce köle, cariye ve hizmetçi protokol işleri için görevlendirilmişti. Sefil ve emekçi halkın el emeği bu sistemin idaresi için harcanıyordu.

 

Arabistan’ın kuzeyinde de ürkütücü ve görkemli imparatorluk sistemiyle Herakliyus yer alıyordu. Denilebilir ki bu iki büyük ülkede kendini gösteren şey, yöneticilere ait saraylardı. Sanat, edebiyat, savaş, vergi kaynakları ve zevk, hepsi saltanat ve imparatorluk protokolünün daha görkemli olabilmesi için gerçekleşiyordu.

 

Ama İslam Peygamberi, Medine’ye gelince bir mescit yaptı. Basit evini de mescidin kenarına inşa etti. Evinin kapıları mescide açılıyordu. Ömrünün sonuna kadar, İslam tüm Arabistan’a hakim olduktan sonra bile yaşam biçimini değiştirmedi.

 

Bir ülkenin mutlak yöneticisi idi; ama arpa ekmeği yiyordu. Fakirlerle birlikte sofralarına, kölelerin yaptığı gibi toprağa oturuyor, eğersiz bineğe biniyor ve çoğunlukla yanına birini de oturtuyordu.

 

İslami önderliğin bu tarz davranışı onun rejimiyle İran Şehinşahlığı ve Roma İmparatorluğu rejimleri arasındaki farkı gösteriyordu. Halk kendi gözüyle iki seçkinler sistemi arasında ortaya çıkan yeni rejimde ve teşkilatta hakim ve mahkum, emir ve memur, efendi ve kölenin olmadığını ve hepsinin Allah ve adalet huzurunda eşit olduğunu görüyordu.

 

Bu rejimi kuran, dünyadan göçtü. Ali’nin mahrumiyeti ve siyasi gruplaşmalarla hilafet duvarının ilk tuğlası eğri bırakılmış oldu. Ebubekir de yerine Ömer’i seçti ve böylece İslam rejimine ikinci darbe de indirilmiş oldu.

 

Ömer ve Ebubekir, bu bozulmanın sebebi olmalarına rağmen, İslam’ın siyasi teşkilatı Peygamber’in attığı temel üzere kaldı. Sadelik, eşitlik, servetin adilane taksimi hâlâ göze çarpıyordu.

 

Ömer de gitti ve Osman, bu yetersiz, kutsal yaşlı adam yönetim işlerini ele aldı. İslam yönetimindeki sarsıntı o kadar şiddetli oldu ki, Muhammed’in yapısı yerle bir oldu. Onun döneminde hilafet saltanata, İslami yöneticilerin kulübesi Şehinşah sarayına, sadelik Muaviye Sarayı ve Osman’ın sistemindeki protokole dönüştü.

 

Ebuzer İslam’ı seçen beşinci kişiydi ve kılıcı İslami hareketin ilerlemesinde çok etkili olmuştu. Bozulmaları görüyordu. Takva ve hakikat örneği Ali köşeye çekilmişti ve İslam düşmanları hilafet sisteminde yer edinmiş, kurtçuklar gibi İslam’ı kemiriyorlardı.

 

Özgürlükçü ve hakikatperestlerin herbiri bir köşeye savrulmuş, suskun kalmışlardı. Ebubekir’in Ali’yi haksızlıkla siyaset sahnesinden dışlayıp hilafete geçtiği gün Ebuzer muzdarip oldu ve İslam’ın geleceği gözünde karanlık ve ürkütücü göründü. Ancak yine de İslam kervanının aşağı yukarı asli yolunda ilerlediğini görüyordu. Gerçi büyük bir hak yenilmiş; ama İslam düzeni parçalanmamıştı. Bu yüzden içi kan ağlamasına rağmen ağzını mühürlemiş, susmuştu. Osman’ın rejimi İslam’a musallat olunca, mahrumlar ve emekçi yığınlar elden ayaktan düştüler, Osman ve Muaviye’nin sarayına gidip gelen faizci, köle tüccarı, servet sahibi ve seçkinlerin ayakları altında mahvoldular. Sınıfsal farklar ve paranın tekelleşmesi yeniden ortaya çıktı ve İslam büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Peygamber’in durumu, Ebubekir ve Ömer’in sadeliği –ki sıradan ve yoksul bir insan gibi yaşıyorlardı- geride kaldı. İslam hakimi (Muaviye)’nin yeşil sarayının inşası için binlerce dinar harcandı ve Şehinşahlık sarayı gibi yerler inşa edildi.

 

Ebubekir, geçimini sağlamak için bir yahudinin keçilerini sağıyordu, Peygamber’in halifesi! Osman’ın karısının boynunda Afrika vergisinin üçte biri değerinde mücevher vardı.

 

Ömer, en büyük komutanlarından birinin oğlu, babasının otoritesinden faydalanıp zorla bir ata el koyunca her ikisini de yargılıyordu; ama Osman, Mervan b. Hakem’i –yani Peygamber’in sürgün ettiği kişiyi- kendine müşavir yapıyor ve Hayber ve Kuzey Afrika’nın haracını bir kerede ona bağışlıyordu…!

 

Ebuzer bu utanç verici sahneleri görünce artık suskun kalamadı ve ayaklandı. Yiğitçe bir ayaklanma, baştan başa İslam topraklarını Osman’a karşı harekete geçirecek bir ayaklanma. Şimdi bile dalgalarını insanlık camiası sahnesinde gördüğümüz bir ayaklanma.

 

Ebuzer İslam’ın siyasi ve ekonomik katılımcılığının ilerlemesi için çalışıyordu. Osman’ın sistemiyse seçkinliği canlandırıyordu. Ebuzer İslam’ı zulme uğrayan ve mahrum bırakılan insanların sığınağı olarak görüyordu. Osman ise onu sermayeciliğin aracı ve faizcilerin, servet sahiplerinin ve seçkinlerin menfaatlerinin siperi yapmıştı.

 

Ebuzer ve Osman arasında mücadele başladı ve Ebuzer sonunda canını bu yolda verdi. Ebuzer haykırıyordu: Topladığınız bu sermaye, bu servet, bu altın ve gümüşler bütün müslümanlar arasında eşit paylaşılmalıdır. Eşitlik ve İslami ekonomik ve ahlaki sistemin gölgesindeki yaşam imkanlarından herkes faydalanmalıdır. Ama Osman İslam’ı zahiri merasim, protokol ve takva tezahürü olarak görüyordu. Ona göre din, çoğunluğun yoksulluğu ve azınlığın zenginliğine karışmıyordu. Ebuzer İslami katılımcılığın ilerlemesi için başlattığı mücadelede rahat durmuyor ve düşmanını da rahat bırakmıyordu.

 

Ebuzer’in mahrum ve biçare sınıf lehine o günün toplumunda yükselttiği ve çabucak kıstırılan haykırış büyük bir volkanın ilk kükremesiydi ki bin yıl sonra yani 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktı ve kıvılcımları bütün halklara sıçradı.

 

Bu volkan şimdilik biraz dinmişse de henüz sönmemiştir ve öyle kolayda sönmeyecektir. Sonraları büyük Fransız Devrimi’nin ardından farklı iktişadi ekoller şeklinde tüm dünyaya yayılan bu büyük volkanın ilk kıvılcımları Ebuzer’in bağrından çıktı. Ancak Osman’ın sistemi onu Rebeze çölünde söndürmeyi başardı.

 

Seçkinler ve Sermayeciler, mahrumların önderi ve ezilenlerin savunucusu Ebuzer’in ölümüyle, bu sınıfın tehdit edici tehlikesinin sonsuza kadar ortadan kalktığını düşünüyorlardı. Ama son ekonomik devrimler bir şey gösterdi: Osman’ın rejimi mi kazanmıştır yoksa Ebuzer’in sosyalizmi mi?

 

Yeni sosyalistler şunu söylüyorlar:

 

Dünya kesinlikle sosyalist olmalıdır

Öyle ki yaşamaya layık olsun

Yağmacılık, haydutluk, seçkinlik

Yok olsun yok olsun ve yok olsun

 

Biz de bu fikri Ebuzer’in tüm yaşamında açıkça görüyoruz. Eğer sosyalizmin sloganı şu ise: “ Herkesten yeteneğine göre ve herkese emeğine göre” , biz bunu on üç asır önce Ebuzer’in yiğitçe mücadelesinde daha görkemli bir şekilde müşahede ediyoruz.

 

Ben ne zaman Ebuzer’in hayret verici yaşamını düşünüp Allahperestliğini görsem Paskal’ı hatırlıyorum. Paskal şöyle der: “Yürek aklın ulaşamayacağı delillere sahiptir. Allah’ın varlığına akıl değil yürek şahitlik eder ve iman bu yolla elde edilir.”

 

Ebuzer şöyle der: “Ben bu sonsuz varlık aleminde beni Allah’a götürecek bir iz bulmuşum. Aklın tartışma ve tahlille ona ulaşması mümkün değildir. Çünkü o tüm bunlardan daha büyüktür ve hiçbir şey onu kapsayamaz.”

 

Ebuzer, Paskal’ın savunduğu gibi Allah’ı yürek yoluyla tanımış ve Peygamberle görüşmeden üç yıl önce Allah’a ibadet etmiştir.[8]

 

Sermayecilik ve Altın biriktirenler hakkında konuşup şiddetle sefilleri savunduğu ve Şam ve Medine seçkin ve saraylılarına saldırdığı zaman Proudhon[9] gibi aşırı bir sosyalisti hatırlatır. Ancak gerçek şudur ki Ebuzer başkadır Paskal ve Proudhon başka. Ebuzer Allah’ı tanıdı ve o günden sonra onun yolunda azıcık olsun duraksamadı, bir an olsun fikrinde ve eyleminde gevşeklik göstermedi.Ne Proudhon Ebuzer’deki züht ve Allahperestliğine sahiptir ne de Paskal ondaki faaliyete ve çalışmaya. Ebuzer İslam mektebinde “ Kamil bir insan”  olmuştu ve bu tabir onun azameti için yeterlidir.

 

İslam Tarihini inceleyen insanların çoğunun aklına şu sorunun gelmesi mümkündür: Acaba bu hareketin elde ettiği parlak neticeler ; fetihler, askeri hareketler ve büyük bir imparatorluğun – ki o da bir kaç asır sonra dağıldı – kurulmasından başka neydi? İslami hareketin tarihte benzer zaferler elde etmiş hatta daha fazla fetihler gerçekleştirmiş sair hareketlerden farkı nedir? Özellikle görüyoruz ki İslami hareket daha ilk merhalede siyasi ihtilaflar yaşadı ve asli güzergahından ayrıldı.Gerçek İslam önderleri de bu konuyu itiraf etmişlerdir.

 

Öyleyse İslam ne yaptı? Peygamber ve yiğit Allahperest dostlarının tüm o fedakarlık ve mücadelerinden hangi sonuç alındı? Eğer fetihler gerçekleştirmişse bizim dine bakış açımıza göre bu önemli değil, özellikle bu fetihlerin çoğu Abbasi ve Emevi sultanları ve onların emsalleri tarafından gerçekleştirilmiş ve İslami hakikatle gerçek ve doğrudan ilişkisi olmamıştır.

 

Bu yargı şu açıdan bir noktaya şu açıdan doğrudur: Askeri Fetihler ve İslam imparatorluğunun gücünü ne İslam’ın temel hedefi olarak algılamalıyız ne de bu hareketin büyük neticelerinden saymalıyız. Eğer dine bakmamız gereken gözlerle İslam’a bakarsak bu sorun çözülmekle kalmayacak belki İslam’ın parlak neticeleri, ilerlemesi ve zaferlerine hayret edeceğiz.

 

Din, insanı tüm varlığın tekamülünün ana yolunda ilerletip tekamüle erdirme vazifesi olan tek amildir. Nasıl ki bazı sebepler cansızların bitkiye, bitkinin hayvana ve hayvanın insana doğru evrilmesini gerektirmişse din de yaratılışın bu hayret verici öyküsünü takip edip insan da varması gereken yere doğru tekamül etmesi için çeker ve ruhunu irfan ve insaniyetin yüksek kalelerine uçurur hatta ondan da yükseğe zaman ve mekanı geride bırakacak yere götürür. Öyleyse dini, insanı tekamül merdiveninde yol alması için hareketlendiren olgu olarak tanımlayabiliriz. Diğer bir ibaretle din “Gerçek insan” üretilen bir fabrikadır. Biz de dinden bunun dışında bir beklenti içine girmemeliyiz.

 

Şimdi şuna bakılmalıdır: Acaba İslam bu yolda başarı kaydedip Beşeriyet pazarına ürettiği bir şeyler sunabilmiş midir sunamamış mıdır?

 

Bu konuda araştırma yapmak için Kamil bir çabayla tarihle birlikte, isimsiz yığınlar, köleler ve mazlumlar arasında ayağa kalkmış bazı erkek ve kadınların ardına düşülmelidir.Yani tarihin her zaman anmaya utandığı kişilerin ardına düşülmelidir. Tarih çoğunlukla sultanların görkemli sarayları karşısında, savaş meydanlarında ve para ve gün tanrıları önünde diz çökmüştür.Ancak görüyoruz ki aynı eşrafperest ve egoist tarih, bu kez Afrikalı kölelerin, Arabistan çöllerindeki isimsiz yalın ayaklıların, Gıfar kabilesinden Ebuzer, İranlı avare Selman, ucuz köle Bilal gibi önemsiz fertlerin köhne çadırlarına ve viran kulübelerine gidiyor, yaşamlarını anbean büyük bir hırsla kaydediyor ve büyük övgüyle insanlığın gelecek nesline sunuyor! Şu da araştırılmalıdır ki neden ve ne zamandan beri kendini beğenmiş ve Saraylı Tarih böyle mütevazi olmuştur?

 

Öyleyse İslami hareketin ulaştığı neticeleri anlamak için, Asya, Afrika ve Avrupa’nın güneyinde gerçekleştirilen fetihlere bakılmamalıdır.Bu hareketin, takipçilerinin bazılarının yüreklerinin düşünce derinliklerinde gösterdiği ilerlemeye dikkat edilmelidir.

 

İslamın, bunların ruhlarındaki kıvrımlı derin vadiler ve zor geçitlerde gerçekleştirdiği fetihler, hakikat ve insanlığın kendileri için otorite, askeri ve zahiri güçten daha değerli olduğu kişilerin nazarında daha net, daha şaşırtıcı ve daha önemlidir.

 

Roma ve İran gibi ülkelerin tarihinde ve Cengiz, Dara ve Napolyon gibi “beyinsiz meşhur”ların yaşamında İslami fetihler düzeyinde fetihler gerçekleşmemiş değildir. Ancak Cündeb bin Cünade gibi isimsiz, çölde yaşayan ve yarı vahşi bir adamı Ebuzer yapmak, tüm ekol ve hareketlerde az bulunur bir şeydir. Ve eğer İslam’ın neticelerine Ebuzer, Selman, Ammar, Yasir, Bilal gibi dört beş “insan” yetiştirilmesi olarak bakılırsa, bunlar aklın, İslam’ın elde ettiği zaferlere şaşmasına yeter.

 

Ama ne yazık ki, İslam tarihinin gururu olarak sayılan bu adamların hakkı zayi olmuş, onların fikir ve kılıçlarıyla dünyada güçlenen bu dinin takipçileri onlara yabancı kalmış, beşeri tekamül silsilesinde bu örneklerin yükseldiği yeri görememişlerdir. Hatta ellerinde onların hayatını anlatan doğru, özet bir bilgi bile yoktur.

 

Biz bu hak savunucularının, takva ve cesaret örneklerinin hakların zayi etmekteki bu gevşeklik ve kolaycılıkla hakikat ve insanlığa öyle bir darbe vurmuşuz ki, telafisi çok zordur. Bu kusurda tüm müslümanlar ortaktır. Fakat büyük bir utanç ve teessüfle belirtelim ki, Şiiler bu konuda daha çok suçludurlar ve bu hakkın zayi edilmesinde sünni kardeşlerinden daha ileri gitmişlerdir. Çünkü onlar bu sonlarda,  İslam’ın bu değerli önderlerinin yaşamlarını ele alan teliflerle geçmişi bir noktaya kadar telafi etmişlerdir ama Şiiler hala gafletlerinde oldukları yerde kalakalmışlardır.

 

Daha da şaşırtıcı olan, İslam devriminin önderlerinden sayılan bu insanların çoğu yönetimin Ebubekir’e ve ardından halefine verilerek Şiilerin önderi Ali’nin mahrum bırakılıp hakkının zayi edildiği günlerde pervane gibi hakkın çevresinde dolanıyor, mücadele ediyorlardı. Sonunda da Ali’nin ayakları önünde kanat, tüy ve canlarını yaktılar. Ve kesin olarak denilebilir ki, kendilerini yakarak İslam gerçeğini tarihe emanet ettiler. İslami rejimin değişmesine karşı yiğitçe mücadele ve direnişleriye makam düşkünü ve münafıklara rağmen beşeriyetin hakikat ve marifet çeşmesine ulaşma şansını korudular.

 

Ebuzer bu birkaç önder ve özgürlükçüden biriydi ki bugün beşeriyetin ona ihtiyacı var. Özellikle de makinanın iktisadi alanda şiddetli bir buhran ortaya çıkardığı, ekonomik sorunları en temel yaşam sorunu ve her şeyin kaynağı olarak gösterdiği bu zamanda onun görüşleri daha bir önem kazanmıştır ve yine Şam ve Medine’de oluşturduğu sahne, mahrumları çevresinde toplayıp onları faizcilere, paraperestlere, altın biriktiren seçkinlere karşı kışkırttığı gibi, şimdi de dünya müslümanları onun ferahlatıcı sözlerine, isabetli teorilerine ve ateşli nutuklarına kulak veriyorlar ve sanki onu tarihin derinliklerinde sömürülen çaresizleri mescitte topladığını ve şiddetle yeşil sarayda oturanlara ve Osman’ın çirkin tezgahına karşı tahrik edip haykırdığını görüyorlar:

 

 “altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanları çok çetin bir azapla müjdele”[10]

 

“Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, yok eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!”

 

“Ey Osman! Yoksulları sen yoksullaştırdın ve zenginleri sen zenginleştirdin!”

 

 

Ali Şeriati



[1] İslam peygamberi.

[2]  Ali Cemel savaşında sancağı oğlu Muhammed bin Hanefiye’ye verir ve bu sözleri söyler. (Nehcü’l-Belağa, 11. konuşma).

[3] Hüseyin (a).

[4] Bethoven’in “Beşinci Senfoni”sinde Emil Ludveyk’in kullandığı bir tabir.

[5] Fransız kadın kahraman Jan Dark.

[6] Ülkeleri Almanların işgali altında olan isimsiz Fransız yazarlar, “Denizin Sessizliği”nin yazarı Verkur ve hemfikirleri.

[7] Pier Luis, Yunanlı fahişe Blitis’in merhamet ve yumuşaklığını anlattığı için şöhret bulan Fransız yazar.

[8] Hilyet-ul Evliya. C.1, s.157; İbn-i Sa’d, Tabakat, C.4, s.220 (Söylem Yayınları)

[9] Proudhon, “malikiyet nedir” kitabının yazarı. Bu kitaptaki meşhur “malikiyet hırsızlıktır” sözü aşırı sosyalistlerin diline düşmüştür. O Avrupa işçi hareketinin önderliğini yaptığı sırada Marks henüz filozof huylu bir gençti. Ancak Marks kemale erince Proudhon’u canlı mücadele sahnesinden üniversitelerin bir köşesine sürdü.

 

Proudhonun düşüncesi sosyalizm, anarşizm, sendikalizmin bir sentezidir. Ancak burada sosyalist olarak sadece ondan bahsetmemiz sosyalizmin eleştiri kaynaklarından olan mutlakçılık görüşünden dolayıdır.

[10] Tevbe suresi 34. ayet   


         -        

 


Bu Yazı 8721 defa okunmuştur
 

 Bu haber için toplam 5 yorum yapılmıştır...

Nevin 25-08-2007, 16:38:42
Kitap çok güzel, yıllardır Şeriatiyi okurum zaten. ama kitap basımında hatalar var, benim çok önem verdiğim dipnotlar eksik, daha doğrusu yarım yamalak.
 
zaferkaya 25-02-2008, 00:23:32
Bir Kez Daha Ebuzer/Ali Şeriati


http://www.dogukitabevi.com/asp/show_stock.asp?product=K-0031
 
ismail yıldırım 26-02-2008, 17:48:29
bir kez ve bir kez daha ebuzeri arıyan bir şeriati. ebu zerrin şahsında var olan o devrimimci ruhu arayan şeriati .ebu zerin kalbindeki islamı arıyan şeriati. ebu zerrin yasantısındaki mucadeleyi arayan şeriati. ebu zerrin durusunda tevhidi arayan şeriati.ebu zerrin sözlerinde kuranı arayan şeriati.ebu zerrin var oluşunda kullugu arayan şeriati. ebu zerrin özlemlerinde islamı arayan şeriati. ebu zerin hayatında ebu zerri arayan şeriati ebu zerri buluyar.şimdi bize düşen kutlu şehidin yaptıgını yapmak aramak. şartları zorluyarak aramak. aramak ve bulmak.işte o zaman onun ve onun gibilerinin hakkını ödeye biliriz . selam ve dua ile
 
Nevin CESUR 23-12-2008, 13:50:37
Ebuzer... mazlumların konuşan dili.
Ama tezat bir nokta var; bu kitabı okuyanlar neden hala Hz. Osman konusunda daha araştırmacı olamıyorlar, tefekkür edemiyorlar anlamıyorum. Ebuzer, yeşil saraylara karşı direnmiş mükemmel bir sahabedir. Belki de birçoğumuz yeşil saray sevdasında olduğumuz için yorumlamakta, eleştirmekte çekiniyoruz. ki bu noktada haksız da sayılmayız. çünkü kişi kendini düzeltmeden başkaları hakkında yorum yapmamalı. Bu kitabı okumadan önce İslam tarihi hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. körü körüne okunduğu zaman istenilen amaca ulaşamaz, sadece Şeriati hakkında önyargılara sahip olursunuz.
Barada Söylem Yayınevi'nin basımı pek hoşuma gitmedi. Dipnotlarda eksiklik var.

Selam, muhabbet ve dua ile...
 
cengiz kaan 08-07-2009, 17:39:08
Ali Şeriati, gerçekten bir fikir adamı. Fakat, fikirlerini yazarken itikadi yönünü açıkca ortaya koymaktan da çekinmeyen bir insan. Koyu bir şia mensubu olması nedeni ile elbette varacağı nokta şia kaynağının nedenselliğinden daha ziyade, niçin şia ? fikrini beyinlere kazımak isteyen bir üslub ile yazıyor. Direk şia'nın övgüsüne girmiyor, ama çok güzel bir şekilde dolaylı yönden şia merkezli yazılar çıkarıyor. Tabiki fikirleri mutlak değil, kendisi de bunun farkında. Zaten amacı şia'ya taraftar toplamak değil, şia'nın haklı olduğu tezini kuvvetlendirmek. Her konunun kendince taraftarı olduğu gibi, yada bir başka açıdan aidiyet hissi her insanda olduğu gibi Ali Şeriati'de de görülmekte. Zaman zaman fanatizm boyutuna girse de, Seyyid Kutup gibi sert ve keskin olmamış. Ama, bir başka yönden de Seyyid kutub'un son deminde yaşadığı zihinsel anaforu yaşamadığı için (veya yaşadı ise biz bilmiyoruz) ehli sünnet inancına aykırı yaşadı ve o şekilde vefat etti. Hazreti Osman gibi övülmüş bir sahabenin bu kadar ağır ithamlar altında bırakılması elbette bir müslüman olarak beni üzer. Gördün mü ? diyesi gelir insanın. Muhakkak ki kaynağı vardır, olacaktır, fakat ne kadar güvenilir bir kaynak olduğu sanırım en çok düşünülmesi gereken sorulardan biridir. Hele de son dönemler,hadislere bile kuşku ile bakılan bu dönemde bunu sorgulamak elbette biz okurların da en tabii hakkıdır.
Umarım ilmi ahiretette kendisini kurtarmaya yeter diye ümit beslemek istiyorum. Her şeyin doğrusunu Allah bilir.
 
 

BU KATEGORİDEKİ DİĞER ESERLER


 
 
 
 

 

www.aliseriati.com         www.aliseriati.net        www.aliseriati.org

NETWOR YAZILIM