Menyu
İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 2]
İSLAM BİLİM

İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 2]

KARŞILIKLI SALDIRI VE SAVUNMA DOĞRULTUSUNDA TARİHİN HAREKETİ

 

Toynbee, bütün tarihin saldırı ve savunma duy­gusuna göre hareket ettiğine inanır. Bu saldırı ve sa­vunma -ki kesintisiz bir belirleyicilik yapısı da vardır­- bir tür kültür, uygarlık ve toplumun oluşmasına, olgun­laşmasına, güçsüzleşmesine, yaşlanmasına, başka bir kültür, toplum ya da uygarlık karşısında yok olmasına, sonra da yeni toplum ve kültürün yine olgunlaşma, yet­kinlik, yaşlılık ve ölüm yönündeki gidişini gerçekleştir­mesine ve yine genç ve yeni bir güçle karşı karşıya kalma­sına neden olur.

 

Bu saldırı ve savunma, tarihin hem nedenini, hem etkenini gösterir; bunun yanısıra da kendiliğinden tarihin hareket şeklini, şu anda kafanızda canlandırabi­leceğiniz şekilde belirginleştirir.

                 

 

Saldırının doruğu, Saldırının doruğu, Saldırının doruğu

 

 

Başlangıç    Başlangıç   Başlangıç

 

 

Bu grafik, hem din hakkında, hem öğreti ve ideal hakkında, hem hareket hakkında, hem devrim, uygar­lık, toplum, ulus, soy ya da kültür hakkında geçerlidir. Hangisini ele alırsanız alın, tümü de tıpkı kuşaklar ve in­san bireyleri gibi, toplumlar, kültürler ve dinler gelirler ve giderler. Şu anlamda ki bir insan olgunluğa doğru yol alır; böylece grafiğin doruğuna erişir. Grafiğin doruğu, gençliğin uç noktasıdır. İnsan oradan, güçsüzleşmeye doğru gider. Bu, doruğa ulaşıp ondan sonra da yokluğa doğru inişe geçtiğinde, ötekisi başlangıç noktasındadır. Bir insan doruğa, uca ulaşırken, bu insanın doruğa ulaş­masıyla eş zamanlı olarak yeni bir grafik gelişir ve sürer. Burada yükselen grafik saldırıdır ve bunlar bütünüyle saldırı durumudur. Doruk ise saldırının sonudur. Do­ruktan inişe geçtiğindeyse savunma durumuna geçer.

 

Bir bireyde de böyledir. Bir çocuk, otuz, otuz beş, kırk yaşına dek -ki bu kırk yaşı aklî olgunluk yaşıdır; Dan­te’nin İlahî Komedi’deki söyleyişiyle hayatın yarısı, bi­zim inancımıza göreyse aklî olgunluk yaşı ve peygam­berlerin çoğunun bi’set yaşıdır- saldırı durumu içindedir. Mutlak ve öz olarak saldırı durumu içindedir; özel birine ve özel birşeye karşı değildir bu saldırı. Yani hareket şek­li, duruşu, zihinsel, aklî ve mantıkî duyguları saldırı du­rumu içindedir. Bu, korkusuzluğun, saldırganlığın, iler­lemenin ve sahiplenmenin güçlü olduğu bir durumdur. Bu yüzden, on iki on üç yaşındaki çocuğun, fazla enerjisi­ni harcamak için yumruğunu duvara vurduğunu görüyo­ruz. Kırk yaşından daha yukarda bulunan kişi ise fazla enerji arar, sürekli takviye ampulü kullanır, kendisini bakıma alır ve savunma durumuna geçer.

 

Psikolojik açıdan da bu durum söz konusudur. Çok ihtiyatlı duruma gelince, ızdıraplı ve kaygılı yaşlı insan­lar görmüşsünüzdür[1]. Böyle kişiler, tehlikedeki insan­lar gibi, hep yitme ve yitirme tedirginliği içindedirler ve sürekli olarak dünyadan korkarlar. Kendileri savunma durumunda oldukları için; herşeyi ve herkesi saldırı du­rumunda görürler. Bu içsel ızdırap ve tedirginlik, içe ka­panma, kendi içinde kalma, zihinsel, düşünsel ve ruhsal bakımdan kendini hapsetme durumu kazanmalarına onları zorlar.

 

Piyasada ve iktisadî işlerde de bu durumu görüyoruz. Saldırı durumunda olan şey, daha çok riske girer ve ayrıntılar üzerinde daha az düşünür, hedefleri, prog­ramları, projeleri, işlemleri, daha çok kendi gücü açısın­dan göz önüne alır ve maddi olanaklarını, bu çarpışma ve savaşlarda kullanır. Bankadaki varlığını, kendisinde gördüğü ruhsal gücünün itibarıyla bir araya getirdiği ne­den, bilinçsiz olarak, alım gücünü, mülk edinme gücünü daha çok kendisinin özdeş iktisadî varlığında duyumsar. Fakat, aynı kişi, doruğu aşıp hayatın inişine doğru yönel­diğinde iki üç bin lira için eli titrer. Çünkü savunma du­rumu, onun ruhsal güçsüzlüğünü daha da güçsüz kılar.

 

Zaaf ve ruh durumunun, özsel ve iktisadî konular üzerinde ne derece etkili olduğunu ve matematiksel sayı­lar gibi birbirleriyle bir araya getirilebilir olduğunu görü­yorsunuz.

 

Bu örnekler, Toynbee’nin kültür, uygarlık ve din üze­rine ileri sürdüğü teze açıklık getirmektedir. Toynbee’nin tezi biraz karmaşık olup anlaşılması zordur. Ama her öğretinin söylediğinin özünü kavrarsak yeterli­dir. Çıkarımımız ve tanıyışımızla o öğretinin ayrıntı du­rumundaki konularını sonradan inceleyebiliriz. Toynbee’nin söylediği, sonraki kuşağın saldırgan durumu­nun, önceki kuşağın savunmacı durumunu -ki tam anla­mıyla bireysel ve doğal bir durumdur- güçlendirdiğidir. Örneğin kırk yaş doruğuna ulaşıp inişe geçmiş olan ama evladı bulunmayan ve özdeş ve dışsal bir etkenin, kendi­sini savunma darboğazında bırakmadığı bir kişi, sinirsel gerilimini çok az duyumsayabilir ve çok geç savunma du­rumuna geçer. Fakat evladı ve torunu olan aynı yaştaki başka bir insan, iki kez saldırıya uğradığı için, kendi ini­şini çok erken anlamış ve savunma durumuna geçmiştir[2].

 

Toynbee’nin kitabının bir cildi bu konudadır. Oldukça bilinen ve açık örneklerle, bir dinin, bir ideolojinin ve bir toplumun ve ulusun devrim hareketinin de saldırı ve savunma durumu içinde olduğunu dile getirir. Saldırı, coşku, gelişme ve yükselme durumundaki bir öğreti, her yeri kırıp dökebileceğini, ele geçirebileceğini düşünen saldırgan bir genç gibidir tıpkı. Asla kendisinden kork­maz, içine kapanmaz, kendisini her çatışma alanına at­mak, kendisini herkese göstermek ister ve kendisine ina­nır ve dayanır.

 

Din de ilk dönemde böyle bir durumdadır. Dine ina­nanlar da aynı durumu kazanırlar. Öteki din ve öğretile­rin karşısına çıkarlar. Tartışma oturumları yapılsın da kendileri dinlerini anlatsınlar, diyeceklerini desinler, tebliğlerini yapsınlar isterler. Çünkü küçük bir olanak ele geçirirler, ayaklarını bir yere koyarlar, elleriyle bir yerden tutarlarsa, çevreyi egemenlikleri altına alabile­ceklerini bilirler. Bu yüzden bütün kaynakları, kitapları ve sözleri açık ve anlaşılırdır. İkinci durumdaysa, hep kendilerini gizlemek, saklamak isteyen, tanınmaz du­rumda kalmak isteyen, çünkü dışarı çıkınca kendisini yere çarpacaklarını, sopa yiyeceğini, herkesin onun ku­surunu anlayacağını hisseden ve bu yüzden hep kaçış ve sakınma içinde olan yenik bir adamın durumuna düşer­ler.

 

DİNİN YENİLENMESİNİN GEREĞİ

 

Öğreti ve ideoloji de böyle durumdadır. İslam’ın ilk yıllarındaki Müslümanlar da böyleydiler. İslam’ın ken­disi bir öğreti ve bir inançlar dizgesi olarak zaman içinde değişime uğramaz. Bir din olarak İslam, toplumların ge­leneksel çerçevelerinde, uygarlık ve kültürlerin gövde­sinde yer almakta olup özdeş dışsal bir cisim kazanır ve bu şekilde tarihin değişimlerinin çizgisinde cılızlaşır, ye­nileşmeye, şeklini, kılığını, ilişkilerini ve dilini değiştir­meye gereksinim duyar. Yanlış anlaşılmasın, -gerçi ço­ğunluk için yanlış anlaşılma söz konusu değildir- yeni­leşmeden amaç, İslam’ın kendisi olan değişmez gerçeğin yenileşmesi değildir. Birtakım kimselerin, “dinî düşünce­mizde görüşümüzü yenilemeliyiz, dinî görüşümüz yeni­lenmelidir, din bu çağın diliyle, bu kuşağa uygun ve yara­şır olarak tebliğ edilmelidir” şeklindeki sözleri, dinin de­ğişmesi anlamına gelmez. Çünkü inanan kimse, kimi yerlerinde müdahaleye gerek vardır diyemez; inanmı­yorsa zaten böyle bir konudan söz etmez. Dinî düşünce­nin yenilenmesi şu anlamdadır; Değişmez gerçek, gele­nek, soy, toplum, kültür, inanç, birey, felsefe ve ruh kap­ları içinde yer aldığında bir süre sonra toplumsal ve ta­rihsel koşulların ürünü olan ve değişebilen kapları de­ğiştirmek gerekir. Çünkü bu kutsal gerçeğin kabını de­ğiştirip yenilemezsek, kabın içindeki yitip gider.

 

TEHLİKE

 

Tehlike budur. Sürekli sözünü ettiğimiz tehlike şu­dur; Ölümsüz bir gerçeği eskiyebilen değişken bir kabın içine yerleştirdiğimizde, bu anlam, hep bu kalıpla birlikte olduğu için birkaç kuşağın geçmesiyle geleneksel ve kalıtsal bir şekle dönüşür ve sonraki kuşaklar içeriğin [ideoloji, öğreti ve iman] hangisi, kabın [dil, anlatım, mantık, bilimler, gelenek ve delillendirme] hangisi oldu­ğunu ayırt edemezler. Kaçınılmaz olarak da bu ikisini, yanlış yere birbirlerini gereksindiklerini sanırlar. Bu kaplar bütün zamanlarda kalamayacağı ve zorunlu ola­rak yok olacağı için geriler. Kendi kendine kalma ve edimde bulunma yeteneği yoktur bu durumda. Bilinçli, inanmış ve bu içerik -İslam ve din- ile tanışık bir kuşak, bunu çıkartıp diriltmez ve çağıyla uyumlu anlatım, açık­lama ve bilim zarfları içinde yeniden ortaya koymazsa, kap ve içerik hep birlikte yok olup gider. Örneğin Pey­gamber Mescidi’nin o üç basamaklı minberiyle yetinir­sek, bütün seslerin, bütün söylenenlerin, bütün müziklerin ve bütün konuşmaların, uzun ve kısa dalgalar yoluyla dünyanın her yanına yayılmasından ve yerkürenin geniş bir bölgesinin radyoyla, televizyonla, basınla, hoporlör­lerle ve filmlerle düşünsel kılığa bürünmesinden sonra, en yüce, en kurtarıcı ve en gerçek sözleri de söylesek özel bir toplantının kısıtlı alanı içinde kalacak, ölecek ve dün­yanın kulağına ulaşmayacaktır.

 

IŞIĞIN HAREKETİ GİBİ ŞAŞIRTICI BİR HAREKET

 

Din, saldırı durumu kazanınca, kendisini hızla de­ğiştirir. Bir güçlük çıktığı yerde bu güçlüğü hızla çözebi­lir ve kendisini hızla koşullara uydurabilir [dinî güç kas­tedilmektedir] ve çözüm yolu gösterebilir. Düşman kar­şısında korkmaması, kaçmaması ve kanısını gizlememe­si bir yana ileri çıkar ve onu avlayıp kontrol altına alır; onun ağzına gem vurur, toplumun koruyucularını kendisinin düşünce, akıl ve hüküm buyruğunun dizgini altına alır ve zaman binitine biner. Toplumda baş gösteren her hareket onun yetkisi altındadır. Her yerde hazır bulu­nur. Ahlak, aile, siyaset ve iktisat sorunlarını hiç kimse dinden daha çabuk cevaplayamaz.

 

Böylelikle, İslam’ın coşkun gençlik döneminde İslamî bir grubun, tarihte ışığın hareketi gibi şaşırtıcı bir hızla ileri atıldığını, 18. yılından 21. yılına dek İran’ın fet­hedildiğini ve bu büyük insanlık hareketinin önderinin ömrünün sonuna dek -ki on, onbir yıldan fazla değildir- bir köy durumundaki Medine’nin bin kılıçlı savaşçıyla, dünya çapında devrimci bir etken, dünyanın en büyük imparatorluklarına karşı saldırıya geçmiş bir güç şekli­ne dönüştüğünü görüyoruz. Bir yüzyıl içinde İslamî amaçlar ve itikadî düşünceler, sadece birkaç yazılı kay­nağı bulunan ümmî bedevi toplumda, Batı ve Doğu uygar­lıklar cephesini kendi görüşüne ve ruhunun yönelimine göre değiştirir. İki yüzyıl sonraysa en büyük üniversite­ler, kütüphaneler, düşünsel, kültürel ve bilimsel yaratı ve gelişmeler, farklı, çelişkili ve çeşitli boyutlarıyla olu­şur. Yaklaşık iki yüzyıl, İslam toplumlarının her yanın­da, bugün de adları insanlık dehası tarihinin ölümsüz yüzleri arasında yer alan nice dehalar kendini gösterir.

 

Şii imam mescitte oturuyorken dehri bir şair ya da câsilik biri -ki sanıldığının tersine câsilik bir kişi adı değil, Katolik demektir- içeri girer. Mescide saldırı ve eleştiri için geldiği ortadadır, ama din, o konuşunca her­kesin sapıtacağından korkmaz. Bu yüzden onun konuş­masına ve cevabını almasına engel olmaz. Oysa bugün Müslüman zayıflamıştır, korkmaktadır; dehriden değil, İbn Ebi’l Avca’dan değil, Ebi’l-Ala Ma’arri’den değil de benim gibi adamlardan korkmaktadır hem de.

 

Arkadaşlardan biri diyordu ki, sana -yani benim- ko­yu muhalif olanlardan birine senin konuşmalarını hiç dinleyip dinlemediğini sorduk. Dedi, hayır. Dedik, hiç ki­tabını ya da yazısını okudun mu? Dedi, hayır. Dedik, öy­leyse nereden anladın kötü bir adam olduğunu? Dedi, bil­miyorum; falanca söyledi. Dedik, sen de insansın, öğre­nim görmüş birisin; hem de yüksek öğrenim görmüşsün; şu kitaplardan birini al, oku. Alıp gitti. Bir süre sonra, okuyup okumadığını sorduk. Dedi, “Korktum; onu oku­yunca sapıtabileceğimi gördüm.” Acizliği görüyor musu­nuz? Tıpkı hasta adamlar gibi, midesi artık birşey hazmedemiyor. Kanı, algılama ve tatma yeteneği yok. Her­şeyden korkuyor. Doktor ne söylerse onu yiyor; söyleme­diğini de yemiyor. Kendiliğinden birşey yerse yanlış ya­pıyor. Dinleme ve anlama cesareti yok. Anlayabilir ama -­anlamak başka bir kategoridir- cesareti yok.



[1] Tren kompartımanında karşımda yaşlı bir adam oturuyordu. Sıklıkla bavullarını açıp bakıyor, kontrol ediyordu. Sonra pa­ketlerinde çeşitli kâğıtlardan başka bir şey olmadığını anla­dım. Bir avuç kâğıt için bunca ihtiyat!

[2] Ben lise ikinci sınıftayken bir sınıf arkadaşım vardı -oldukça ibret verici bir durum; benim ele aldığım konudan başka ibreti ve ahlaki sonucu vardır-. O, Horasan dolaylarından bir köy­dendi ve lise ikinci sınıfta olmakla birlikte evlenmişti. Oldukça kötü bir insandı. "İtici bir tipti. Bütün çocuklar ondan nefret ediyorlardı. Oldukça ağzı bozuk, kinci, tatsız, kötü sözlü, kötü" yapılı, kötü niyetli ve kötü düşünceli biriydi. Bütün kötülükle­rin koleksiyonunu yapıyordu sanki. Çok şiddetli sigara tirya­kisiydi ve ayrıca keldi. Ona saldırıyorduk ve sen hem kelsin, hem sigara tiryakisisin, hem de evlisin diyorduk. On-on iki yıl sonra onu yolda gördüm ve karşılıklı hal hatır sorduk. Ona daha önce söylediklerimin hepsinin tam olarak ben­de belirdiğini gördüm. Hem kelim, hem sigara içiyorum, hem de evliyim! Bu savunma durumu, dış etkenin saldırısına uğ­rarsa şiddetle geriler. Yine bu yüzden de kimileri örneğin kı­zının ya da oğlunun oldukça büyüdüğünü görünce, şaka yoluy­la onların kardeşleri ya da bacıları olduklarını söylerler! Ken­disini -bu şekilde- onun yaşça saldırısına uğramak istemedi­ğinden, kendiliğinden bu büyümüş çocuk karşısında pozisyon alır, onu tam anlamıyla savunma durumunda bırakır. Saldırı­ya uğramadığındaysa özgürdür.